Istanbul Modern’s collection exhibition, “Artists in Their Time”, focuses on how artists position their work and themselves within the concept of time. It suggests a conceptual field for examining, and reconciling, the links between an artist’s time and societal, cultural, natural and universal time. It unites artists from very different periods, geographies and disciplines around common themes. The exhibition will be available to visit until the end of 2016.
How does time serve works of art? is the most common question that artists continue to ask themselves. The works that are displayed in the exhibition reflects their own periods of time with the techniques and materials used plus the stories told.
Currently, I am obsessed with the thought of the possible movements of the future art. What I realize is that it is mainly the experimentation of the ideas that come up to your mind by harmonizing the facts of the society, using whichever material you like is OK as long as you are successful to achieve a unity. It is amazing how limitless - expandable it is! :)
Here are some of the works from “Artists in Their Time” exhibition..
Doug Aitken, BAD 2014 gives you the sensation of peering through a
kaleidoscope.
Burhan Uygur, "The Door" 1987-89 Mixed media on wood and canvas
A detail from "The Door"
Photograph prints of Yıldız Moran with archival pigment technique used
1955-57
Coffeehouse by Bedri Rahmi Eyüboğlu, 1973
Acrylic on canvas
Feast at the prison by Semiha Berksoy, 1999
No.5 by Kemal Önsoy - Colors and shapes emerge from the debths
Fall of the Castle (Diptych) by Erol Akyavaş,1982
Recreating the stylized realism of Ottoman miniatures by using the geometric language of modern art.
Matt Saunders, Tree (Kuhle Wampe) (Curtain), 2014 C-print
He plays with the tree scene taken from Bertold Brecht's 1932 communist themed film Kuhle Wampe
Evening Traffic on Old Galata Bridge by Ara Güler, 1956
Silver gelatin print
Your Sola Nebula by Olafur Eliasson, 1967 is composed of 321 glass spheres
1553 by Taner Ceylan Oil on canvas
Inspired by Süleyman the Magnificent's wife Hürrem Sultan is a reference to the year
when Süleyman had his son prince Mustafa killed.
Varolabilmek, kendi kararlarını verme cesaretine sahip olmak, hedeflerini belirlemek, yolunu çizmek ve emin adımlarla çok çalışarak düşlediği gerçeğe doğru ilerlemek... Bu bir kaç kelime benim için çok şey ifade ediyor. İnsanın kendine saygı duyması yaşanılabilir bir hayat demektir. Kendi saygımızı kazanabilmek için düşümüze sahip çıkmalıyız. Hedeflediğimiz her neyse hep ilk sırada gelir; "First thing first!" ve asla vazgeçmeden hareket ederiz. Maslow'un piramitinde yukarıya doğru yükselmenin yol haritası bu diyebiliriz. :)
Sorgusuz sualsiz kabul edilen şartlar sadece çaresizlik belirtisi. Neden kendimize soru sormaktan bu kadar çekiniyoruz? Cevapları ile yüzleşmek neden bu kadar zor?! Başkalarının hayallerini kovalarken yaşlanıp ölenlere yazık. Nasıl bir hayat yaşadınız?
İçimde kopan fırtınalar asla dinmez. :) Bu düşünceler aklımda dolanırken yaptığım "Individual Revolution" karşınızda. Çünkü bireysel devrim kaçınılmazdır. Kaçanlar, kendilerine hediye edilen hayatın anlamına varamadan bu dünyadan göçmeye mahkum maalesef. Ama mutlularsa sorun yok. Belki de "Ignorance is Bliss!?!" diyorlar, ya da ne yaptıklarından haberleri yok. Aslında yoklar. :)
İstanbul Modern'e her gittiğimde kendimi bir Avrupa şehrinde hissediyorum ve bu yüzden merkezi sık sık ziyaret ediyorum. Böyle üst düzey bir sanat tesisini İstanbul'a kazandıranlara saygı duyuyoruz. İstanbul'un hakkettiği değerin karşılığı olan yerlerden biri. Seçkin sergileri, etkinlikleri ve yerleşim düzeni ile gerçekten insanın içini açan ve ilham veren bir yer.
Geçtiğimiz günlerde,14. İstanbul Bienali kapsamında İstanbul Modern'de gerçekleştirilen 60'ın üzerinde sanatçının ilginç çalışmalarının sergilendiği Tuzlu Su: Düşünce Biçimleri Üzerine Bir Teori sergisini ziyaret ettim. İşte dikkatimi çeken bazı çalışmalar...
Richard Deacon - House Version 2005 Paslanmaz Çelik 274 x 276 x 192 cm
Richard Deacon - House Version Yakın Plan
Frans Krajcberg - Blossom
Frans Krajcberg - Blossom Boyanmış Ahşap Yasadışı orman yangınlarında yanan ağaçları kullandığı çalışmaları ile Brezilya ormanlarına verilen tahribatı protesto ediyor.
Beyrutlu sanatçı Marwan Rechmaoui - Pillars Şehrindeki radikal değişiklikleri çalışmalarına yansıttığını söylüyor.
Michelangelo Pistoletto - Venus of the Rags
Cildo Meireles - Project Hole to Throw Dishonest Politicians Brezilya'daki politik baskıya karşı direnişi ifade eden çalışmalarından biri
Açıtığı delik ile baskıcı ve sahtekar politikacıları magmada eritmek istiyor gibi :)
Vernon Ah Kee - Brutalities Tuval üzeri Akrilik 150 x 120 cm
Ellen Gallagher - Phantasie & Kapless Wonder Tuval üzeri emaye, kauçuk, mürekkep ve kağıt Bana göre serginin en orijinali
Kabaağaçlızade Şakir Paşa'nın kızı, II. Abdülhamit devri sadrazamlarından Cevat Paşa'nın yeğeni ve Halikarnas Balıkçısı'nın kızkardeşi "Prenses Ressam" Fahrelnisa Zeid
Fahrelnisa Zeid - "Hangi devreye ait olurlarsa olsunlar,
onun eserleri –yağlıboya, suluboya ya da boyalı taşları–
yaratıcılarının icat ve hayal kuvvetinin ve daima yenilenen plastik gücünün
birebir belirtisidir."
Ukraynalı Nikita Kadan - The Shelter
Rusya'nın Ukrayna toplumu ve kültürü üzerindeki politik etkileri hakkındaki endişeleri çalışmalarını şekillendirmekte.
Sarkis - Museum of Life Collages
Sarkis - Museum of Life Collages Arches kağıdı üzerine kolaj 2009-10
Günümüzde müziğin ulaştığı nokta çok enteresan. Elektrik her yerde. Enstrümanlar azalıyor. Bireysel aygıtların sonsuz ses olasılığı yarattığı bir dünya içerisindeyiz. Elbette klasik enstrümanların yerini asla dolduramasalar da bu değişimi kabul etmemiz gerekiyor. Elektronik müzik 80'ler ile birlikte ortalığı salladı ve o dönemde başlatılan bu devrimin etkileri günümüzün sanatçılarına esin kaynağı olmaya devam ediyor. Norveçli Susanne Sundfor bir örneği.
Bu akşam 25. Akbank Caz Festivali kapsamında gerçekleşen Susanne Sundfor konseri, şarkıları ve ekibin performansı gerçekten inanılmazdı. İnsanı fantastik diyarlara götüren "Ten Love Songs" albümünü şakıdı kendisi. Aslında Caz Festivali kapsamında olması bana ilginç geldi, art pop, psychedelic ve elektronik müziğin bir arada sunulması gibiydi. Tam olarak hangi türe girebilir emin değilim. 2015 versiyon modern caz sanıyorum.
"Yaptığım müzikte özgürlük hissini yaşamak istedim, içimde karşı konulmaz bir özgürlük arzusu vardı."
Ve gerçekten hoşuma giden sözleri: "Bugün insanlar duygularını sayılarla ifade etmeye çalışıyor, bu sanki günümüzün dini gibi. Çevremizi saran her şey mükemmellik ile ilgili, sanki robot olmaya çalışıyoruz." Şarkılarında sahici duygular var; karmaşa, masumiyet, acı, sevinç... Kısaca çok beğendik ailecek. :)
Mekanın tüm sınırlarını kaldıran sanatçı Yayoi Kusama'nın annesi küçüklüğünde kendisine resim yapmayı yasaklıyor. "Evlenmeli ve iyi bir ev hanımı olmalısın!" Bugün Japonya'nın en büyük sanatçılarından biri olarak görülen Kusama'nın ilham kaynakları başta korku olmak üzere her türlü takıntı.
Maya Angelou.İsminin tanıdık gelmesinin nedeni, kendisine ait umut ve
cesaret verici cümlelere sıklıkla rastlıyor olmamız. Bir arkadaşınızın sosyal medya
paylaşımında, bir reklam metninde ya da herhangi bir filmde yer alan bir
sahnede geçiyor olabilir. Ancak bu yüzeysellikten çok daha fazlasını hak eden ve
ders veren hüzünlü bir hikayeye sahip Maya Angelou.
Büyük bir hayat mücadelesi sonrasında toplumuna her ırka
özgürlük anlayışını aşılayan Afroamerikan bir aktivist kendisi. Irkçılığa karşı
verdiği mücadele, hayat hikayesini anlattığı I know why the caged bird sang ve sayısı 30’u aşan kitapları, şiirleri, şarkıcı, dansçı, senarist ve aktris
yanları ile “Fenomen Kadın”. Yakın dostları ve yol arkadaşları olan Martin
Luther King ve Malcolm X’i aynı kader sonucu kaybeden, yine de kalemini
devirmeyen, büyük zorluklar atlatan, muazzam güçlü bir şahsiyet.
1982 yılında, acıyla hatırladığı çocukluk günlerini
geçirdiği Stamps kasabasına yaptığı ziyaret sırasında gerçekleştirilen
röportajında diyor ki: "Bu şehirde çok
canım yandı, dayak yedim. O günlerden sonra, yazmak için elime kalemi
aldığımda, onu yaralarımın üzerini kazıyarak iyileştirmek için kullanmam
gerekiyordu. (Şiirlerimi şiddetlendirerek) Hala yaralarımla tam olarak
yüzleşemiyorum, bir gün yok olacaklarını düşünüyorum. Bu izler çok ciddi, çok
derin.. Nefretin gücü de sevginin gücü kadar güçlü.." 7,5 yaşında annesinin sevgilisi tarafından
tecavüze uğruyor, olanları açıkladığında adam öldürülüyor. “Sesim bir adamın ölümüne sebep oldu, başkalarını da bu tehlikeye sokmamalıyım, bir daha sesimi çıkartmayacağım.” diyor ve
5 yıl boyunca tek kelime etmiyor. Konuşmadığı dönemde kendisini hayata bağlayan bir büyüğünün bu sözünü asla
unutamadığını söyler: “Şiir, insan sesine yazılmış müziktir.” O dönem, Shakespeare'in
29. sonesinden de oldukça etkileniyor. "Ağladım, çünkü benden bahsediyordu. Talihsizdim. Siyahtım. Güneyli
bir fakirdim. Erkekler de beni beğenmezdi, çünkü güzel değildim." Maruz kaldığı ırkçı
saldırılar, tek başına üstlenmek zorunda kaldığı ebeveynlik, garsonluk, aşçılık
yaparak çocuğunu büyütmesi, fakirlikle mücadelesi, zaman içinde hedeflediği eğitim hayatını gerçekleştirmesi, varlığa
kavuşması ve sivil halk mücadelesine ciddi katkı sağlayan bir sembole dönüşmesi.
Yaşadığı kişisel devrim inanılır gibi değil.
Geçen sene 86
yaşında hayata veda eden Maya’nın hayatını anlatan bir film olmaması tuhaf.
Amerika yeni göz bebeği, dünyada hasılat rekorlarını darmaduman edecek James
Bond Spectre için 300 milyon $ harcamanın büyük gururuyla etrafta dolaşırken, kendi
tarihinin acımasız gerçeklerini açıkça dünyanın gözüne sokmak istemiyor
elbette. Ve Maya der ki; "Biz Tanrı'nın çocuklarıyız. Hepimizin başkalarına/dünyaya sunabileceği bir şeyler var." Ruhumuza iyi gelen,
kalbimizi ısıtan, aklımızı açan sözleri ve attığı adımlar ile Maya Angelou
ölümsüzdür.
Kendi adıma inandığım şey; farklı bakış açıları yaratmak için illa bataklıklardan çıkmak, meşakkatler atlatmak gerekmiyor. Bunun bir zihin seviyesi olduğunu düşünüyorum. Yaratıcı kabiliyet, fakirlik ya da zenginlik, özgürlük ya da tutsaklık ile ilişkilendirilemez. Bu kabiliyeti kullanabilen kişi dış dünyadan sadece ilham alır, geri kalanı ile ilgilenmez.
1920’lerde doğan, 2.Dünya Savaşı dönemi üniversite yıllarına
denk gelen, her biri iyi eğitimli ve stil sahibi gençlerden oluşan bir şair
çetesi olan Beat kuşağı yazarları savaş sonrasında ekonominin tekrar canlanması
ile tüketime saldıran insanları ve buna yol açan düzeni sorgulamaya başlar. Kapitalizmin
sebep olduğu bu tüketim manyaklığının ve beraberinde getirdiği yasakların insan ruhunu çökerttiğine ve insanın yaratma
becerisini ortadan kaldırdığına inanan bir grup genç, bir araya gelerek Beat
akımını başlatır. Bu akımın amacı cinsel, düşünsel ve sanatsal özgürlükleri
sınırlandıran engelleri ortadan kaldırmaktır.
Beat yazarları daha önce benzeri olmayan cesur, direk ve dışavurumcu bir
edebiyat tarzını yarattılar. Eserleri kendi dönemlerinde
çoğu kişiye göre yasaklanması gereken çalışmalardı.
Kimilerine göre ise ortaya çıkanlar sanat değil sadece gençlerin dikkat çekme
çabalarının ürünleriydi. Ancak yarattıkları cesur bakış açısı, kendilerinden
sonra gelen genç ve hevesli sanatçıları, müzisyenleri ve yazarları derinden
etkiledi ve etkilemeye devam ediyor.
Lucien Carr, Jack Kerouac, Allen Ginsberg ve William Burroughs
Beat Kuşağının yaratıcıları olan Jack Kerouac (On the Road - Tek
bir blok kağıda, ara vermeden 3 hafta içerisinde yazarak tamamladığı
söyleniyor.), Allen Ginsberg (Howl) ve Lucien Carr Colombia Üniversitesi’nde
okudukları yıllarda bir araya gelir. Arkadaşlarına göre daha tecrübeli olan William
S. Burroughs (Naked Lunch) da yine kurucular arasındadır. Kısa süre içinde
ekibe John Clellon Holmes (The Horn), Neal Cassidy ve Gregory Corso (Gasoline)
dahil olur. Özellikle Ginsberg’in "Howl ve Diğer şiirleri" kitabı o yıllarda "kabul gören edebiyat"
kavramını epeyce genişletmiştir. İlham kaynaklarından bazıları olan Henry David
Thoreau (Beat yazarları tarafından karşıtlık sembolü olarak kullanılmıştır.), Percy
Bysshe Shelley, William Blake ve Walt Whitman Beat oluşumunun gelişiminde
önemli yerlere sahiptir. Çıkarttıkları tüm eserleri toplumun gözüne sokan Beat yazarları diğer sanatçılara, yazarlara ve müzisyenlere yaratıcılığın kimsenin sınır koyamayacağı bir beceri olduğunu ispat etmiştir. Beat kuşağı yazarları, Elvis Presley, Jim Morrison,
Bob Dylan, Andy Warhol gibi dev sanatçılara da esin kaynağı olmuştur.
Ginsberg’in Corso’ya ait Gasoline şiir kitabına yazdığı ön
yazının ilk cümlesi inanılmaz;
Bu kitabı bir oyuncak kutusunu açar gibi açın - Open this
book as you would a box of toys
Bu yaz William S. Burroughs’a ait Naked Lunch- Çıplak Şölen
romanını okudum. Kitabın eleştirilerini okuduktan sonra kitabı elime alırken
baya çekindiğimi söyleyebilirim. Uyuşturucunun her türüne, yapılış biçimine,
insan bedenindeki ve zihnindeki etkilerine son derece hakim, yazarlığını bir
kenara koyup kimyager olarak da nitelendirebileceğimiz bir kişilik kendisi. (Mexico
City’de bir barda “Hadi şimdi biraz William Tell” diyerek kafasının üzerindeki
elmaya ateş etmek isterken karısını öldüren deli) Tabi denemeleri sonucunda
ulaştığı akıl seviyelerinde çıkardığı yazıları baya tuhaf! Çıplak Şölen çok direkt,
korkutucu derecede pornografik, vahşi ve rahatsız edici diyebilirim. 50’li, 60’lı
yılları bir kenara bırakalım, günümüzde dahi anlaşılabileceğini düşünmüyorum,
belki daha zamanı vardır. İleride insanlar dehşet verici derecede yaratıcı
bulacaklar, kim bilir. Elbette şu anda da böyle düşünenler var.
U.S. Barefoot Beatnikler, Washington Square Park, Greenwich Village, NYC, 1960'lar